90’lardan 2000’e yol aldığımız yıllarda cazsever kitle artık yeni kuşak müzisyenlerin sürekli cover yapmasından sıkılmış durumdaydı. Yarattıkları yeni şeyler de devrimsel olmaktan ya da bir tarz tutturmaktan çok uzaktı. Hali hazırda belirli bir dinleyeci kitlesine sahip caz müzik giderek kan kaybediyordu.
Derken bu dertlerimiz biraz olsun hafifledi. Bu dertlerimizi hafifleten kişi ise beyaz tenli sarı saçlı ve zenci sesli bir Kanadalı piyanistti. Müzik dünyasına Stepping Out‘la bir “Stepping In” yaptı. Giderek devleşti ve biz onun alto vokalini çok ama çok sevdik.
2004’te bendeniz piyano eğitimini yeni tamamlamış bir caz çaylağı iken Diana Krall The Girl In The Other Room‘u yayınladı ve biz bir kere daha dibimiz düşerek onun sesine ve piyanosuna hayran kaldık.
Diana Krall‘ı kendine özgü yapan üç şeyden birisi vokal caz yapan bir çok insanın aksine şarkıların daha uzun olması ve mükemmel piyano soloları barındırmasıdır. Bu özelliği The Girl in The Other Room’da da değişmiyor. Bu durumun en çok öne çıktığı şarkı ise I’ve Changed my Address. Şarkıda oldukça hoş bir solo var. Almost Blue da yine bu anlamda öne çıkan bir diğer şarkı.
Diğer bir özelliği Krall’ın özellikle Stevie Wonder ve Ray Charles‘dan alışkın olduğumuz şarkıyı piyano başında söyleme hadisesi ki oldukça özel bir meziyet olduğuna inancım sonsuz.

Diana Krall’a dair söylemek istediğim son şey aslında onu çok severek dinlememizde rol oynayan en önemli etken. Bize 2000’li yıllarda 1960-70 ruhunu yaşatabilmesi ve bunu tamamen yeni parçalarla yapması. Evet belki bir Aretha Franklin kükremesiyle trambonlar eşliğinde “Forever and eveerr” diye haykırmıyor ama her ne kadar slow jazz-pop türüne hafiften kaymalar varsa da albümün genelinde böyle bir havanın hakim olduğu söylenebilir. Yine de yok ben illa ki istiyorum diyenler Love Scenes‘i dinlese daha iyi olabilir =)
Bunu söylemişken şunu da hatırlatmakta fayda var tabii. The Girl in The Other Room temponun pek yüksek olmadığı sıcak bir yaz gününde kafanız karmakarışıkken ya da stres altındayken kendinizi bir koltuğa atıp dinleyebileceğiniz bir albüm. İnsanı boğmayan ve dinginlik veren bir havası var albümün.
Bunu sağlayan en önemli unsur da albüm için seçilen genel enstrümanlar olmuş. Şarkıları dinlerken kulağınıza en çok takılan sesler piyano, bass gitar, davul ve klasik gitar olarak sıralanabilir. Davullar kulağa batmıycak şekilde hafif çalınmış ki bu da albümün dinlendirici etkisinde önemli bir etken. Aslında bir caz albümünde alışık olmadığımız bu enstrüman kombinasyonu bize cazın belirli enstrümanlar çerçevesinde gitmek zorunda olmadığını göstermesi açısından oldukça önemli.
Albüme dair söylenebilecek son not ise yeni nesil caz albümlerindeki patalojik cover sorunu. Albüm yarı yarıya coverlardan oluşuyor ancak bu şarkıların albümün satması için özellikle konulan herkesin bildiği, sevdiği şarkılar olmayışı içimize bir nebze su serpiyor. Ayrıca Krall’ın daha önce All For You: A Dedication to Nat King Cole gibi bir albüm yapmış olması ve coverların Mose Allison, Tom Waits gibi isimlere ait olması ustalara saygı olarak da adlandırılabilir. Ayrıca coverlarn hepsi albümün genel havasına uydurulmuş ve üzerinde çalışıldıkları belli. Diğer şarkıların tamamı da Diana Krall’a ve eşi Elvis Costello‘ya ait. O açıdan Diana Krall’ı affediyoruz ve bize bu kadar güzel bir albüm sunduğu için öpücüklerimizi yolluyoruz.
Elvis Costello demişken, bu albümde Krall’ın Costello’nun etkisi altında kaldığını ima ve iddia edenlere de eğer Krall’ın son albümü Quiet Nights ve Love Scenes’ı dinleyip karşılaştırırlarsa, başarılı her kadına “Kocası etkiliyo bunu!”, “İşini kocasına yaptırıyor!” gibi bir takım argümanlarla saldırmayı bir kenara atabilirler zannediyorum.
Albümün Playlisti Aşağıdaki gibidir. Albümle ilgili diğer detaylara bakmak isteyenler için kırmızı The Girl in the Other Room yazısına tıklayıp wikipedia sayfasına yönlenebilirler.




