En Sevdiğim Vocal Jazz Şarkıları Kerem Görsev bir röportajında demişti ki, “Birine cazı sevdirmek istiyorsanız önce vokal caz dinletin.”  Kerem Görsev’e bu sözünde katılıyorum. Çünkü popüler müzik daha ziyade lirikler üzerinden gelişen bir hadise ve insanlar bunu popüler buluyorsa, caza başlamak için vocal jazz’den iyi bir seçenek olamaz.  Bu yüzden en sevdiğim vokal caz şarkılarını paylaşıyorum sizinle  Fly me to the Moon (Frank Sinatra ya da Julie London versiyonunu dinleyiniz) Can’t Get My Eyes Off You (Muse versiyonu hariç hepsi olur) Baby Won’t You Please Come Home (Louis Prima) Moon River (Andy Williams ama Sinatra da olur) Unforgettable (Nat King Cole) I Say a Little Prayer For You (Aretha Franklin) Respect (Aretha Franklin) Ain’t No Sunshine When She’s Gone (Bill Withers ama Marvin Gaye de olur hatta olsun) Ain’t No Mountains High Enough (Diana Ross) I Want to be Evil (Eartha Kitt -en eski versiyonunu dinlemenizi tavsiye ederim çünkü geri kalanını Eartha Kitt değil kedi söylüyor) Heatwave (Phil Collins şahane bir cover yapmış yıllardır beklenen bu versiyonu en güzeli ama eski diyorsanız ben de The Supremes derim) My Way (Tabii ki Frank Sinatra taklitlerinden sakınınız ) Zannediyorum ki bunlar, caza başlamak isteyenler için popüler ve güzel bir playlist oluşturmaya yeterli =) Cazla Kalın  Cazkafa

En Sevdiğim Vocal Jazz Şarkıları

Kerem Görsev bir röportajında demişti ki, “Birine cazı sevdirmek istiyorsanız önce vokal caz dinletin.” 

Kerem Görsev’e bu sözünde katılıyorum. Çünkü popüler müzik daha ziyade lirikler üzerinden gelişen bir hadise ve insanlar bunu popüler buluyorsa, caza başlamak için vocal jazz’den iyi bir seçenek olamaz. 

Bu yüzden en sevdiğim vokal caz şarkılarını paylaşıyorum sizinle 

Fly me to the Moon (Frank Sinatra ya da Julie London versiyonunu dinleyiniz)

Can’t Get My Eyes Off You (Muse versiyonu hariç hepsi olur)

Baby Won’t You Please Come Home (Louis Prima)

Moon River (Andy Williams ama Sinatra da olur)

Unforgettable (Nat King Cole)

I Say a Little Prayer For You (Aretha Franklin)

Respect (Aretha Franklin)

Ain’t No Sunshine When She’s Gone (Bill Withers ama Marvin Gaye de olur hatta olsun)

Ain’t No Mountains High Enough (Diana Ross)

I Want to be Evil (Eartha Kitt -en eski versiyonunu dinlemenizi tavsiye ederim çünkü geri kalanını Eartha Kitt değil kedi söylüyor)

Heatwave (Phil Collins şahane bir cover yapmış yıllardır beklenen bu versiyonu en güzeli ama eski diyorsanız ben de The Supremes derim)

My Way (Tabii ki Frank Sinatra taklitlerinden sakınınız )

Zannediyorum ki bunlar, caza başlamak isteyenler için popüler ve güzel bir playlist oluşturmaya yeterli =)

Cazla Kalın 

Cazkafa

Miles Davis’ten Concierto de Aranjuez ya da Bildiğimiz Adıyla Denizlerin Konçertosu Arkadaşım gösterip bak bu var dediğinde kulaklarıma inanamadım! O kadar Miles Davis meraklısı olup da dinlemediğim için de ne yalan söyleyeyim utandım. Ama artık o da caz kültürüme katılmış durumda veee paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.  Evet Miles Davis’in bir Concierto De Aranjuez yorumu varmış. Yaklaşık 16-17 dakika sürüyor haliyle ve inanılmaz kulağınızın pası silinecek. En başında gitarla dinlemeye alışkın olduğumuz o dırırıımm dın dın dın dı dı dın dın dırırırırım Miles Davis’in nefesinden öyle bir çıkıyor ki, üflemeli bir enstrümanla gitar için yazılmış bir parça bu kadar mı güzel icra edilebilir demekten kendinizi alamayacaksınız!  7-9 dakikalar arasında perküsyonla desteklenerek hareket katılan kısım da yine dinlerken dikkat vermeyi hak ediyor. Ondan sonra gelen kısma ise dikkat dikkat demek istiyorum! Çünkü perküsyon kullanmaya daha düşük bir ritmde devam edildiği halde hissettiğiniz şeyin daha düşük bir tempo gibi gelmediğini fark edeceksiniz bu da Miles Davis’in alamet-i farikasıdır.  Lafı uzatmayıp linklerini de vereyim hemen.  http://www.youtube.com/watch?v=lVZq9Lk2hYQ (1. kısım) http://www.youtube.com/watch?v=emd0vJfyk2E&feature=related (2. kısım) Elinizde bir kadeh şarapla tüketiniz!

Miles Davis’ten Concierto de Aranjuez ya da Bildiğimiz Adıyla Denizlerin Konçertosu

Arkadaşım gösterip bak bu var dediğinde kulaklarıma inanamadım! O kadar Miles Davis meraklısı olup da dinlemediğim için de ne yalan söyleyeyim utandım. Ama artık o da caz kültürüme katılmış durumda veee paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. 

Evet Miles Davis’in bir Concierto De Aranjuez yorumu varmış. Yaklaşık 16-17 dakika sürüyor haliyle ve inanılmaz kulağınızın pası silinecek. En başında gitarla dinlemeye alışkın olduğumuz o dırırıımm dın dın dın dı dı dın dın dırırırırım Miles Davis’in nefesinden öyle bir çıkıyor ki, üflemeli bir enstrümanla gitar için yazılmış bir parça bu kadar mı güzel icra edilebilir demekten kendinizi alamayacaksınız! 

7-9 dakikalar arasında perküsyonla desteklenerek hareket katılan kısım da yine dinlerken dikkat vermeyi hak ediyor. Ondan sonra gelen kısma ise dikkat dikkat demek istiyorum! Çünkü perküsyon kullanmaya daha düşük bir ritmde devam edildiği halde hissettiğiniz şeyin daha düşük bir tempo gibi gelmediğini fark edeceksiniz bu da Miles Davis’in alamet-i farikasıdır. 

Lafı uzatmayıp linklerini de vereyim hemen. 

http://www.youtube.com/watch?v=lVZq9Lk2hYQ (1. kısım)

http://www.youtube.com/watch?v=emd0vJfyk2E&feature=related (2. kısım)

Elinizde bir kadeh şarapla tüketiniz!

Cazla İlgili Her Şey İçin İnternetten Ulaşın! Merhaba cazsever ve 23 adet olan okuyucularım! Cazkafa yazarınız artık teknolojinin nimetlerinden faydalanmaya karar verdi. Bu nedenle varolan twitter’ını aktifleştirdi ve formspring üyesi oldu. Özellikle cazla ilgili bir şey sormak isteyenlerin formspring’i soru sormak açısından rahatça kullanacağını düşünüyorum  www.twitter.com/ezgicetin www.formspring.me/jazzhead  adreslerinden bana ulaşabilir ve cazla ilgili sorularını yönlendirebilirsiniz, ben de cevaplamaktan mutluluk duyarım =) Sevgiler Ezgi 

Cazla İlgili Her Şey İçin İnternetten Ulaşın!

Merhaba cazsever ve 23 adet olan okuyucularım!

Cazkafa yazarınız artık teknolojinin nimetlerinden faydalanmaya karar verdi. Bu nedenle varolan twitter’ını aktifleştirdi ve formspring üyesi oldu. Özellikle cazla ilgili bir şey sormak isteyenlerin formspring’i soru sormak açısından rahatça kullanacağını düşünüyorum 

www.twitter.com/ezgicetin

www.formspring.me/jazzhead 

adreslerinden bana ulaşabilir ve cazla ilgili sorularını yönlendirebilirsiniz, ben de cevaplamaktan mutluluk duyarım =)

Sevgiler

Ezgi 

Bir Cazkafa’nın “Bunlar Benim!” Lirikleri Gecenin bir yarısı aklımda patladı… “Cazla evlensem olmaz mı?”. “Nasıl hastalıklı bir düşüncedir bu lan!” diye düşünürken kafamın içindeki diğer Ezgi “Sen değil misin her zaman ben bu müziğe aşığım!” diyen, dedi. Doğru ben bu müziğe ilk defa Fly me to the Moon’un tınılarını piyano üzerinde duyduğumdan beri aşığım. Üstelik bu zaman içinde yitip giden bir şey de değil. Her gün yeni şeyler keşfettikçe katlanan, giderek daha tutkulu hale dönüşen bir şey bu. Tamam hiç bir zaman toplumun ne düşündüğünü umursayan bir tip olmadım. Hatta topluma inat bir şeyler yapmak her zaman garip bir şekilde muzipçe güldürdü beni. Ama toplumun ilişkileri bir üst seviyeye taşıyıp çoluk çocuğa karışma fantazisini bir müzik türüyle icra edicek kadar sosyofobik olduğumu bilmiyordum. Bunun da farkına vardım iyi oldu. Benim için büyük, insanlık için adım bile değil. Sizinle paylaşmak istediğimse şu, beni hala yüreğimin taaa en derinlerinden vurmayı başaran caz lirikleri. Umarım siz de bunlardan birinden dahi olsa etkilenip o şarkıyı dinlemek için içinizde istek duyarsınız :)      *** No, I’m no one’s wife But, oh I love my life! And all, that jazz That jazz      *** When somebody needs you It’s no good unless he needs you - all the way Through the good or lean years And for all the in between years - come what way    *** I see friends shaking hands say How do you do  They’re really saying  I love you And I say to myself  What a wonderful world *** ve zamanı geldikçe eklemek üzere esen kalın

Bir Cazkafa’nın “Bunlar Benim!” Lirikleri

Gecenin bir yarısı aklımda patladı… “Cazla evlensem olmaz mı?”. “Nasıl hastalıklı bir düşüncedir bu lan!” diye düşünürken kafamın içindeki diğer Ezgi “Sen değil misin her zaman ben bu müziğe aşığım!” diyen, dedi. Doğru ben bu müziğe ilk defa Fly me to the Moon’un tınılarını piyano üzerinde duyduğumdan beri aşığım. Üstelik bu zaman içinde yitip giden bir şey de değil. Her gün yeni şeyler keşfettikçe katlanan, giderek daha tutkulu hale dönüşen bir şey bu. Tamam hiç bir zaman toplumun ne düşündüğünü umursayan bir tip olmadım. Hatta topluma inat bir şeyler yapmak her zaman garip bir şekilde muzipçe güldürdü beni. Ama toplumun ilişkileri bir üst seviyeye taşıyıp çoluk çocuğa karışma fantazisini bir müzik türüyle icra edicek kadar sosyofobik olduğumu bilmiyordum. Bunun da farkına vardım iyi oldu. Benim için büyük, insanlık için adım bile değil.

Sizinle paylaşmak istediğimse şu, beni hala yüreğimin taaa en derinlerinden vurmayı başaran caz lirikleri. Umarım siz de bunlardan birinden dahi olsa etkilenip o şarkıyı dinlemek için içinizde istek duyarsınız :)

     ***

No, I’m no one’s wife

But, oh I love my life!

And all, that jazz

That jazz

     ***

When somebody needs you

It’s no good unless he needs you - all the way

Through the good or lean years

And for all the in between years - come what way

   ***

I see friends shaking hands say

How do you do 

They’re really saying 

I love you

And I say to myself 

What a wonderful world

***

ve zamanı geldikçe eklemek üzere esen kalın

Yusef Lateef, Passacaglia ve Klasik Caz Üzerine           Yusef Lateef… Yaşayan caz efsanelerinden yalnızca biri. 89 yaşında ciğerleri hala nefesli enstrümanlara hayat veren bir enstrüman dehası. Öve öve bitiremedi derler ya, işte Master Lateef benim için o klasmandaki insanlardan biri.       Yusef Lateef’i ilk defa legends of jazz posterimde gördüm. Posterdeki bir çok tanıdık simanın arasında “Alla alla ben bunu neden bilmiyorum bu da kim?” dememle biraz araştırma yaptıktan sonra “Ben bu adamı nasıl olup da hiç görmemişim rezilim rezil.” demem bir oldu.            Yusef Lateef’le ilgili verilebilecek en önemli bilgilerden biri, bu caz efsanesinin nefesli çalgılardaki insanüstü gücüdür. En çok kullandığı enstrümanlar tenor saksafon ve flüttür. Her ne kadar internetteki caz videolarının kıtlığı yüzünde canlı göremesem de wikipedia’da verilen bilgiler dahilinde oboe, bamboo flüdü (kaval denebilir mi diye merak içindeyim bu enstrümana dair), shanai, shofar, arghul ve koto da çaldığını (Hayvansın Rıza) söylemek mümkün.            Burda dikkat çekmek istediğim asıl nokta, Yusef Lateef’in ne kadar çok enstrüman çaldığı değil elbette ki, bu etnik enstrümanları caza adapte etmesi. Burda yazdığım yazılarda her zaman dikkat çektiğim bir şey var. Diyorum ki; ancak müziğine özgünlük katan insanlar efsaneleşebilir. İşte Yusuf Lateef’de 89 yaşında hala müzik yolunda emin adımlarla ilerliyorsa müziğini özgünleştirebildiği için.     Bunu da söyledikten sonra sizinle Lateef’ten benim için çok özel olan bir parça paylaşmak istiyorum: Passacaglia… videoya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.    Ne zaman bu parçayı dinlesem cazın nasıl ortaya çıktığını hatırlarım ve 2 dakikasını ayırıp bu parçayı dinleyen cazseverlerin kendilerine çok şeyler katıcaklarına inancım sonsuz.     Parçanın başında “Ben zenciyim!” diye başlayan isyan, arkasından gelen zincir ve pranga sesleri insanın tüylerini diken diken ediyor.           Cazın nerden geldiğini unutmayalım. Caz, sınıf ayrımına, köleciliğe, alt kimliğe tepki olarak doğru öyle varoldu. Her ne kadar hafif müzikle birlikte popülerleşse de, Lateef gibi ustalar bize cazın neden varolduğunu hatırlatmaya devam edicekler ve lütfen etsinler de :)

Yusef Lateef, Passacaglia ve Klasik Caz Üzerine

 

        Yusef Lateef… Yaşayan caz efsanelerinden yalnızca biri. 89 yaşında ciğerleri hala nefesli enstrümanlara hayat veren bir enstrüman dehası. Öve öve bitiremedi derler ya, işte Master Lateef benim için o klasmandaki insanlardan biri.

      Yusef Lateef’i ilk defa legends of jazz posterimde gördüm. Posterdeki bir çok tanıdık simanın arasında “Alla alla ben bunu neden bilmiyorum bu da kim?” dememle biraz araştırma yaptıktan sonra “Ben bu adamı nasıl olup da hiç görmemişim rezilim rezil.” demem bir oldu.

           Yusef Lateef’le ilgili verilebilecek en önemli bilgilerden biri, bu caz efsanesinin nefesli çalgılardaki insanüstü gücüdür. En çok kullandığı enstrümanlar tenor saksafon ve flüttür. Her ne kadar internetteki caz videolarının kıtlığı yüzünde canlı göremesem de wikipedia’da verilen bilgiler dahilinde oboe, bamboo flüdü (kaval denebilir mi diye merak içindeyim bu enstrümana dair), shanai, shofar, arghul ve koto da çaldığını (Hayvansın Rıza) söylemek mümkün.

           Burda dikkat çekmek istediğim asıl nokta, Yusef Lateef’in ne kadar çok enstrüman çaldığı değil elbette ki, bu etnik enstrümanları caza adapte etmesi. Burda yazdığım yazılarda her zaman dikkat çektiğim bir şey var. Diyorum ki; ancak müziğine özgünlük katan insanlar efsaneleşebilir. İşte Yusuf Lateef’de 89 yaşında hala müzik yolunda emin adımlarla ilerliyorsa müziğini özgünleştirebildiği için.

    Bunu da söyledikten sonra sizinle Lateef’ten benim için çok özel olan bir parça paylaşmak istiyorum: Passacaglia… videoya burayı tıklayarak ulaşabilirsiniz.

   Ne zaman bu parçayı dinlesem cazın nasıl ortaya çıktığını hatırlarım ve 2 dakikasını ayırıp bu parçayı dinleyen cazseverlerin kendilerine çok şeyler katıcaklarına inancım sonsuz.

    Parçanın başında “Ben zenciyim!” diye başlayan isyan, arkasından gelen zincir ve pranga sesleri insanın tüylerini diken diken ediyor.

          Cazın nerden geldiğini unutmayalım. Caz, sınıf ayrımına, köleciliğe, alt kimliğe tepki olarak doğru öyle varoldu. Her ne kadar hafif müzikle birlikte popülerleşse de, Lateef gibi ustalar bize cazın neden varolduğunu hatırlatmaya devam edicekler ve lütfen etsinler de :)

Özdemir Erdoğan, Özgün Jazz Denemeleri, Canlı Sahnelerden Kayıtlar ve Türkiye’de Neden Caz Yapamıyoruz Biz Sendromu      Şu yanda gördüğünüz psikomanyak kılıklı adamı kaç kişi tanıyor? Az.               Kaç kişi bu adamın genelinin klasik türk enstrümanlarıyla yapılmış bir caz albümünü Willis Conover gibi bir adamın programında iki gece üst üste yayınlattığını biliyor? Çok az.                 Bu adamın,bütün Amerika’ya iki gece Köroğlu türküsünü dinlettiğini, dandik Amerikan popuna hasta, iş türkülere gelince “Iyy çok kıro!” diyen gençlerimizden kaç tanesi biliyor? Hiç.          “Türkiye’de caz yapılmıyor, insanlar caz dinlemiyor” diye yırtınan, İstanbul caz festivalinde en güzel kıyafetleriyle boy boy fotoğraf vermeyi milli şeref sayan sözde aydın ve entellektüellerimiz kaç tane? Çok.                         Evet, evet Özdemir Erdoğan’dan bahsediyorum ben.  Sevdim Seni Bir Kere, Pervane, Canım Senle Olmak İstiyor, Küçük Bir Aşk Masalı, İkinci Bahar’ın asıl bestecisi ve söz yazarı olan benim gözümde Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük müzik adamlarından biri olan Özdemir Erdoğan’dan. İlk gençliğimin kendimi çok cazcı sandığım yıllarında dinlediğim iki albümünün bana “höst” diyip durdurduğu, önce dinlemeyi öğrettiği, olgunlaştırdığı adamdan. Sen beni tanımıyorsun ama hiç tanışmadan bana çok şey öğrettin ve hiç tanışmadığım halde öldüklerinde arkadalarından salya sümük ağladığım insanlardan biri olucaksın günün birinde.         İlk bahsetmek istediğim albüm, Özgün Jazz Denemeleri. Daha önce de bahsettiğim gibi bu albüm Amerika’nın Sesi Radyosu’ndaki Willis Conover’ın programında iki gece üst üste yayınlanarak oldukça önemli bir başarı elde etmiştir.         Eserin en göze çarpan ve insanı hayrete düşüren eseri Take Five‘dır. Dave Brubeck ve Paul Desmond’dan alışkın olduğumuz bu harika eserin günümüze kadar onlarca coverı yapılmıştır. Ancak zannediyorum albümün adında olduğu gibi hiç bir cover bu kadar “özgün” değildir. Zira bu albümdeki Take Five baştan sona mükemmel  bir kanun ve piyano uyumuyla gidiyor. Eserin davulu ise yıllardır ODTÜ’de “Jazz Tarihi” Dersi Veren ünlü baterist Durul Gence ye emanet. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama Gence emanetin hakkını oldukça iyi vermiş. Davul solosunu dinlerken kafanın “hööö” sesi eşliğinde yana yatmasına engel olunamıyor.  Eserin tamamının canlı icrasına buradan ulaşabilirsiniz.           Albümde caz formatı kazandırılan türküler ise; Deryalar ve Köroğlu. Deryalar da daha az cazvari bir hava olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Köroğlu gerçekten tam oturmuş akorları, ritmik davulu ve başarılı saksafon solosuyla dikkat çekiyor. Bu solonun kime ait olduğunu tahmin etmek ister misiniz? Cevap Fatih Erkoç. Erkoç 2000li yılların başında atlattığı “Allahım ben popçu muyum, yoksa cazcı mıyım? Bana bir işaret gönder!” yakarışlarından “Popçusun sen evladım!” işaretini almadan önce oldukça kaliteli işler yapıyordu ve bu performansı onun uluslararası düzeyde dikkat çekmesini sağlayan ilk performansıydı.         Albümün diğer playlisti şu şekildedir:    1. Yemen Elleri    2. Tımbıllı    3. Take Five    4. Bir Adım Öte    5. Deryalar    6. Ayrılık Ümitlerin Ötesinde Bir Şehir    7. Güvercin Uçuverdi                                                                   8. Köroğlu          Yurtdışında kazandığı başarıya rağmen, Türkiye’de bu albümü hiç bir müzik şirketi yayınlamak istememiştir. Özdemir Erdoğan da kendi müzik şirketini açarak albümü çıkartmıştır. Albümün iç kapağında sanatçı kavramına, Türkiye’deki müzik sektörüne oldukça sağlam giydiren bir de yazısı vardır ki buraya yazarsam çok net Erol Köse beni dava eder. Gençliğimin baharında olduğum için bu şanlı görevi okuyucuya bırakıyorum, gidin alın albümü evet.              Bahsetmek istediğim ikinci albümse “Canlı Sahnelerden Kayıtlar”. Özdemir Erdoğan’ın İsmet Sıral Orkestrasında pişerkenki yıllarına gelen dinlediğim en orjinal albümlerden biri. Albümde klasik easy-listening caz parçaları türk enstrümanları eşliğinde çalınıyor ve çok mutlu mesut olarak söylüyorum ki oldukça da başarılı oluyor. Özellikle When The Saints Go Marching şarkısındaki kanun solosu gerçekten çok güzel. Özdemir Erdoğansa her zaman hayran olduğum özelliğini yine gözler önüne seriyor. Özdemir Erdoğan’ı şöyle ya da böyle bir kaç kere dinlemiş olanlar bilir ki evet sesi çok çirkindir. Garip sayılabilecek bir ses rengi vardır ve ne gırtlak yaptığında jöle salandığında çıktığı düşünülen “boing boing” tarzı bir ses çıkarır. Peki bu adam nasıl olup da İsmet Sıral Orkestrasına solist oluyor? Çünkü bu adam şarkıları inanılmaz güzel yorumluyor, çünkü onları çok hissederek söylüyor. Bu da onu gitarist olmasının yanı sıra oldukça iyi bir solist yapıyor ve albüm dinlendiği takdirde görülücektir ki bu orkestra büyük metropollerde oldukça kalabalığı oldukça etkilemiştir.         Albümde en beğendiğim, en güzel yorumlanan eser Frank Sinatra’dan alışkın olduğumuz All the Way. Özdemir Erdoğan bu eseri Kerem Görsev’in piyanosu eşliğinde yorumluyor ve ortaya duygu yüklü bir şarkı çıkıyor. Utanmasam Sinatra versiyonundan daha iyi diyeceğim. Yine Sinatra’dan alışkın olduğumuz My Way ise biraz zayıf kalmış çünkü o şarkıya giden güçlü vokali Erdoğan veremiyor. Albümün playlisti şu şekildedir: 1. Hello Dolly 2. When The Saints Go Marching 3. Les Deux Guitares 4. Nathalie 5. My Way 6. New York New York 7. All The Way 8. I’ve Got You Under My Skin 9. La Vlase A mille Temps 10. Night And Day 11. I Won’t Dance 12. Amsterdam Görüldüğü üzere birbirinden güzel klasik caz şarkılarını bu albümde dinlemek mümkün üstelik türk enstrümanlarının farkıyla.   Burdan vardığımız sonuç ne?   Özdemir Erdoğan albüm yayınlatamıyor, TRTde yasaklanıyor   İsmet Sıral İsveçte oldukça güzel bir kariyeri bırakıp Türkiye’de bir caz kampı açmak istiyor yapamayınca üzerine benzin döküp intihar ediyor.   Bir zamanlar İsmet Sıral Orkestrasının solisti olan Ayten Alpman, ülkücü bozması İlham Gencer yüzünden Türkiye’ye döndürülüp “Memleketim” söyletiliyor, pop yaptırılıyor. Fatih Erkoç paranın popta olduğunu görünce şaftını popa doğru kaydırıyor. Kerem Görsev’in ne yaptığını gören ya da duyan yok İlhan Erşahin, müzikten tasını tarağını toplayıp organizatör oldu, caza vefa borcunu arada caz sanatçıları konsere çağırarak ödüyor. Yavuz Çetin gidip boğaz köprüsünden atlıyor. Peki Türkiye’de caz neden gelişmiyor? Sanırım bu sorunun cevabı biraz olsun netleşti.

Özdemir Erdoğan, Özgün Jazz Denemeleri, Canlı Sahnelerden Kayıtlar ve Türkiye’de Neden Caz Yapamıyoruz Biz Sendromu

     Şu yanda gördüğünüz psikomanyak kılıklı adamı kaç kişi tanıyor? Az.               Kaç kişi bu adamın genelinin klasik türk enstrümanlarıyla yapılmış bir caz albümünü Willis Conover gibi bir adamın programında iki gece üst üste yayınlattığını biliyor? Çok az.                 Bu adamın,bütün Amerika’ya iki gece Köroğlu türküsünü dinlettiğini, dandik Amerikan popuna hasta, iş türkülere gelince “Iyy çok kıro!” diyen gençlerimizden kaç tanesi biliyor? Hiç.          “Türkiye’de caz yapılmıyor, insanlar caz dinlemiyor” diye yırtınan, İstanbul caz festivalinde en güzel kıyafetleriyle boy boy fotoğraf vermeyi milli şeref sayan sözde aydın ve entellektüellerimiz kaç tane? Çok.                

        Evet, evet Özdemir Erdoğan’dan bahsediyorum ben.  Sevdim Seni Bir Kere, Pervane, Canım Senle Olmak İstiyor, Küçük Bir Aşk Masalı, İkinci Bahar’ın asıl bestecisi ve söz yazarı olan benim gözümde Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük müzik adamlarından biri olan Özdemir Erdoğan’dan. İlk gençliğimin kendimi çok cazcı sandığım yıllarında dinlediğim iki albümünün bana “höst” diyip durdurduğu, önce dinlemeyi öğrettiği, olgunlaştırdığı adamdan. Sen beni tanımıyorsun ama hiç tanışmadan bana çok şey öğrettin ve hiç tanışmadığım halde öldüklerinde arkadalarından salya sümük ağladığım insanlardan biri olucaksın günün birinde.

        İlk bahsetmek istediğim albüm, Özgün Jazz Denemeleri. Daha önce de bahsettiğim gibi bu albüm Amerika’nın Sesi Radyosu’ndaki Willis Conover’ın programında iki gece üst üste yayınlanarak oldukça önemli bir başarı elde etmiştir. 

       Eserin en göze çarpan ve insanı hayrete düşüren eseri Take Five‘dır. Dave Brubeck ve Paul Desmond’dan alışkın olduğumuz bu harika eserin günümüze kadar onlarca coverı yapılmıştır. Ancak zannediyorum albümün adında olduğu gibi hiç bir cover bu kadar “özgün” değildir. Zira bu albümdeki Take Five baştan sona mükemmel  bir kanun ve piyano uyumuyla gidiyor. Eserin davulu ise yıllardır ODTÜ’de “Jazz Tarihi” Dersi Veren ünlü baterist Durul Gence ye emanet. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama Gence emanetin hakkını oldukça iyi vermiş. Davul solosunu dinlerken kafanın “hööö” sesi eşliğinde yana yatmasına engel olunamıyor.  Eserin tamamının canlı icrasına buradan ulaşabilirsiniz.

          Albümde caz formatı kazandırılan türküler ise; Deryalar ve Köroğlu. Deryalar da daha az cazvari bir hava olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Köroğlu gerçekten tam oturmuş akorları, ritmik davulu ve başarılı saksafon solosuyla dikkat çekiyor. Bu solonun kime ait olduğunu tahmin etmek ister misiniz? Cevap Fatih Erkoç. Erkoç 2000li yılların başında atlattığı “Allahım ben popçu muyum, yoksa cazcı mıyım? Bana bir işaret gönder!” yakarışlarından “Popçusun sen evladım!” işaretini almadan önce oldukça kaliteli işler yapıyordu ve bu performansı onun uluslararası düzeyde dikkat çekmesini sağlayan ilk performansıydı.

        Albümün diğer playlisti şu şekildedir:

   1. Yemen Elleri

   2. Tımbıllı

   3. Take Five

   4. Bir Adım Öte

   5. Deryalar

   6. Ayrılık Ümitlerin Ötesinde Bir Şehir

   7. Güvercin Uçuverdi

                                                                  8. Köroğlu

         Yurtdışında kazandığı başarıya rağmen, Türkiye’de bu albümü hiç bir müzik şirketi yayınlamak istememiştir. Özdemir Erdoğan da kendi müzik şirketini açarak albümü çıkartmıştır. Albümün iç kapağında sanatçı kavramına, Türkiye’deki müzik sektörüne oldukça sağlam giydiren bir de yazısı vardır ki buraya yazarsam çok net Erol Köse beni dava eder. Gençliğimin baharında olduğum için bu şanlı görevi okuyucuya bırakıyorum, gidin alın albümü evet.

       

     Bahsetmek istediğim ikinci albümse “Canlı Sahnelerden Kayıtlar”. Özdemir Erdoğan’ın İsmet Sıral Orkestrasında pişerkenki yıllarına gelen dinlediğim en orjinal albümlerden biri. Albümde klasik easy-listening caz parçaları türk enstrümanları eşliğinde çalınıyor ve çok mutlu mesut olarak söylüyorum ki oldukça da başarılı oluyor. Özellikle When The Saints Go Marching şarkısındaki kanun solosu gerçekten çok güzel. Özdemir Erdoğansa her zaman hayran olduğum özelliğini yine gözler önüne seriyor. Özdemir Erdoğan’ı şöyle ya da böyle bir kaç kere dinlemiş olanlar bilir ki evet sesi çok çirkindir. Garip sayılabilecek bir ses rengi vardır ve ne gırtlak yaptığında jöle salandığında çıktığı düşünülen “boing boing” tarzı bir ses çıkarır. Peki bu adam nasıl olup da İsmet Sıral Orkestrasına solist oluyor? Çünkü bu adam şarkıları inanılmaz güzel yorumluyor, çünkü onları çok hissederek söylüyor. Bu da onu gitarist olmasının yanı sıra oldukça iyi bir solist yapıyor ve albüm dinlendiği takdirde görülücektir ki bu orkestra büyük metropollerde oldukça kalabalığı oldukça etkilemiştir.

        Albümde en beğendiğim, en güzel yorumlanan eser Frank Sinatra’dan alışkın olduğumuz All the Way. Özdemir Erdoğan bu eseri Kerem Görsev’in piyanosu eşliğinde yorumluyor ve ortaya duygu yüklü bir şarkı çıkıyor. Utanmasam Sinatra versiyonundan daha iyi diyeceğim. Yine Sinatra’dan alışkın olduğumuz My Way ise biraz zayıf kalmış çünkü o şarkıya giden güçlü vokali Erdoğan veremiyor.

Albümün playlisti şu şekildedir:

1. Hello Dolly

2. When The Saints Go Marching

3. Les Deux Guitares

4. Nathalie

5. My Way

6. New York New York

7. All The Way

8. I’ve Got You Under My Skin

9. La Vlase A mille Temps

10. Night And Day

11. I Won’t Dance

12. Amsterdam

Görüldüğü üzere birbirinden güzel klasik caz şarkılarını bu albümde dinlemek mümkün üstelik türk enstrümanlarının farkıyla.

ismet sıral  Burdan vardığımız sonuç ne?

  Özdemir Erdoğan albüm yayınlatamıyor, TRTde yasaklanıyor

  İsmet Sıral İsveçte oldukça güzel bir kariyeri bırakıp Türkiye’de bir caz kampı açmak istiyor yapamayınca üzerine benzin döküp intihar ediyor.

  Bir zamanlar İsmet Sıral Orkestrasının solisti olan Ayten Alpman, ülkücü bozması İlham Gencer yüzünden Türkiye’ye döndürülüp “Memleketim” söyletiliyor, pop yaptırılıyor.

Fatih Erkoç paranın popta olduğunu görünce şaftını popa doğru kaydırıyor.

Kerem Görsev’in ne yaptığını gören ya da duyan yok

İlhan Erşahin, müzikten tasını tarağını toplayıp organizatör oldu, caza vefa borcunu arada caz sanatçıları konsere çağırarak ödüyor.

Yavuz Çetin gidip boğaz köprüsünden atlıyor.

Peki Türkiye’de caz neden gelişmiyor?

Sanırım bu sorunun cevabı biraz olsun netleşti.

Frank Sinatra ve “His” Way      Frank Sinatra… Pek çok cazseverin ilk göz ağrılarından ve aynı zamanda müzik tarihinin gördüğü en renkli simalardan biridir şüphesiz. (En renkli diyemiyom çünkü dediğim takdirde Freddie Mercury‘inin gelip beni lanetlemesinden korkuyorum =) Ancak Frank Sinatra da politik yaşamı, mafya ilişkileri, inişli çıkışlı kariyeri, sadece basına sızmış sayıları onlarca olan gönül ilişkileriyle; sanat yaşamıyla olduğu kadar, kişisel yaşamıyla da oldukça ilgi çeken bir sima olmuştur.       Bu yazıda dillerimize Frank Sinatrayla yerleşmiş, onun sesinden sevdiğmiz şarkılara kısa bir tribute yapacağız. Kimbilir bu yazıyla çoktandır dinlemediğiniz bir Sinatra şarkısını yeniden dinleyebilir, bilmediğiniz bir tanesini öğrenebilir ya da Sinatranın o kadife sesiyle kendinden geçenler topluluğunun yeni bir üyesi olabilirsiniz! Eğer şarkıyı dinlemek isterseniz tek yapmanız gereken şarkının üzerine tıklamak bu sizi internet üzerinden bir videoya yönlendirecek. Hangi siteye girmememiz konusunda derin fikirlere sahip bir hükümetimiz olduğu için linkler sizi youtube’a yönlendirmeyecek ancak eğer frank sinatranın değişik şarkılarını merak ediyorsanız ve giriş yapabiliyorsanız şarkıları youtube aracılığıyla keşfetmenizi tavsiye ederim çünkü daha fazla seçme şansınız olacaktır.         Başlamadan önce şunu da söylemek istiyorum. Frank Sinatra’nın öyle aman aman bir ses aralığı ya da güçlü bir gırtlağı olduğunu kimse iddia edemez. Oysa biz caz sanatçılarının “yediği içtiği ses tellerine heralde” denilicek derecede güçlü seslerine vurulmuşuzdur çoğu zaman. Peki o zaman Sinatra’yı özel yapan nedir? Ses rengidir. Oldukça yumuşak bir ve orjinal bir ses rengi vardır ki bu çoğu zaman aşk şarkıları söylediği için oldukça idealdir. Sanırım bu yüzden kendisine tür olarak “Easy Listening JazzVokal” gibi bir genre verilmiştir. Dünya bu sesi öylesine sevmiş, Frank Sinatra öylesine meşhur olmuştur ki Sinatra Doktrini diye bir şey türemiştir ki meraklısının bakması gereken cinsten olduğu konusunda sizi temin ederim.         Listeye benim Frank Sinatra’yla tanışmamı ve ona olan sonsuz hayranlığımı başlatan ve aynı zamanda “In Other Words” diye bilinen (şarkının orijinal ismi de budur) Fly Me to the Moon‘la başlamak istiyorum. Fly Me to the Moon cazseverlerin çoğunun benimle aynı fikirde olacağı üzere caz müziğin en kült, en bilinen, sevilen ve güzel parçalarından biridir. Kolay söylenebilirliği ve akılda kalır hoş melodisi nedeniyle amatör ya da profosyonel hemen hemen her caz şarkıcısının repertuarında bulunur. Oldukça güzel,neşeli ve insanın içini kıpır kıpır eden bir aşk şarkısıdır. Julie London, Diana Krall, Ella Fitzgerald ve Astrud Gilberto gibi isimlerin versiyonlarına da aşina olduğımuz bu şarkının besteci ise Bart Howard‘dır.      İkinci şarkımız ise Moon River. Evet, evet siz bu şarkıyı bir yerden hatırlıyorsunuz. Hemen söyleyeyim. Breakfast at Tiffaniy’s filminden hatırlıyorsunuz. O muhteşem filmdeki Audrey Hepburn’in cam kenarına oturup elindeki minik mandolinle bu şarkıyı söylediği sahne filmi izleyenlerin aklından kolay kolay çıkmayan bir sahnedir. İşte aşkın uğruna nelerin yapılabiliceğini anlatan bu parça da Frank Sinatra’nın sesinden alışkın olduğumuz bir diğer şarkıdır.        Frank Sinatra aynı zamanda iki önemli düetiyle bilinir. Bunlardan biri rock’n roll’un en büyük ismi ve The King olarak hitap edilen Elvis Presley‘le yaptığı Love me Tender düetidir. Love Me Tender’ı yalnızca Elvis Presley’den dinlemek bile inanılmaz bir keyifken düeti hali kulakların pasını iyice siliyor. Bu düet yıllarca bir çok düet listesinin ilk sırasında kalmıştır. İki müzik devini bir arada izlemenin keyfi zaten paha biçilemez.         Diğer meşhur düet de Frank Sinatra’nın kızı Nancy Sinatra ile yazıp söylediği Something Stupid‘dir. Bu şarkı daha sonra Robin Williams ve Nicole Kidman tarafından da düet hali bozulmadan seslendirilmiştir hatta klibi dahi çekilmiştir. Ufak bir not Nancy Sinatra’yı da These Boots are Made for Walking ve Bang Bangdan hatırlıyoruz. Bu Sinatragillerde var bir hikmet diyorum ve diğer şarkıya geçiyorum.            Sırada Sinatra diyince akla gelen ilk şarkı var. My Way… My Way çoğu kişinin sandığı aksine Sinatra değil bir Paul Anka bestesidir. Ancak Sinatra’yla meşhur olmuş ve Sinatra’ya da bir nevi etiket olmuştur. Hayatın kendisini konu alan bu şarkı oldukça güçlü sound’uyla ve sözleriyle bir çok insanın favori şarkılarının başını çeker ve bir çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Bu şarkıyı sevenler Frank Sinatra ve Pavarotti düetini mutlaka dinlemelidir.         Sinatra’yla anılan bir diğer şarkı ise şüphesiz New York New York‘tur. New York şehrine hak ettiği methiyeleri düzen bu şarkı NY diyince akla gelen ilk şeylerden biridir. Hareketli ritmi ve şen şakrak melodisiyle size Broadway müzikali izliyormuş hissi vermesi de oldukça yüksek bir ihtimal (=      Sinatra sanat hayatı boyunca üç şehri şarkılarıyla yüceltmiştir. Biraz önce bahsettiğim üzere bunlardan biri New York, ikincisi Chicago, üçünsü ise Los Angelestır. L.A. is My Lady isimli bu şarkı nefeslilerin yoğun şekilde icra edildiği sabah uyanıldığında bir kez dinlendi mi vitamin tableti yerine geçebilecek kadar enerji verir insana.       Hemen hemen herkes tarafından söylenen, filmlere, reklamlara müzik olmuş iki şarkının Sinatra versiyonlarını pas geçmek de olmaz. Tahmin edeceğiniz üzere bunlar All or Nothing at All ve Night and Daydir. İkisi de caz klasikleri olmalarının yanı sıra oldukça güzel ritimleri düşük olsa da aşkın aydınlık ve mücadeleci ruhunu anlatan şarkılardır. Ufak bir not Night and Day’i için bir de Ella Fitzgerald yorumunu mutlaka dinleyin derim.             Frank Sinatra’nın kalbimde yeri her zaman farklı olucak olan bir şarkısı var ki, aşkı bir kez olsun yaşamış ve hissetmiş birinin bu şarkı tarafından etkilenmemesi mümkün değildir. All the Way… Bir aşkın arkasından söylenebilecek en güzel vedadır bu şarkı. Şarkının söz yazarı olan Sammy Chan bir sevgiliye söylenebilecek en güzel sözleri söyler. Bir aşkın nasıl olması gerektiğini anlattıktan sonra who know where the road will lead us only a fool would say but if you’ll let me love you it’s for sure i’m gonna love you - all the way, all the way (Yolun bizi nereye götüreceğini kim bilebilir Sadece bir ahmak der ki: Eğer seni sevmeme izin verirsen seni seveceğim Tüm yol boyunca tüm yol boyunca) diyip zarifçe veda eder. Açık yüreklilikle söylemek gerekirse u şarkı kadar vurucu çok az şarkı dinledim. Zevkler ve renkler tartışılmaz ancak bu şarkı gerçekten harikadır! Ayrıca Özdemir Erdoğan’ın daha sonra bir inceleme yazmayı boynumun borcu bildiğim Canlı Sahnelerden Kayıtlar Albümünde bu şarkının çok güzel bir cover’ı vardır.    Eh bu kadar duygusallaştığın yeter senin dendiğini duyar gibi oldum! Hadi tempoyu arttıralım! Tabii ki Come Fly With Me ve I’ve Got You Under My Skin ve I Won’t Dance‘den bahsediyorum! Bu üç şarkının ortak özelliği şarkılarda çok az karşılaştığımız aşkın coşkusunu anlatma durumudur. Şarkılar hep berbat olayları konu almaya meyillidir (Şey.. Irish Rebel Songları saymazsak!!! =D) Bu oldukça meşhur ve güzel üç şarkı ise aşkın insana verdiği coşku ve neşeden bahseder. Tempoları yüksektir ve kendinizi hayali bir partneri ordan oraya uçurup swing yaptırırken bulabilmeniz de hiç anormal değildir! Bu üç şarkıyı da kendini ne kadar sevsem de bana zaman zaman “Frank Sinatra çakması bu yaa!” dedirten Michael Bublé‘da oldukça hoş yorumlar.              Hayır, hayır! Strangers In the Night‘ı tabii ki unutmadım! Bir Sinatra klasiği olan bu şarkının melodisi çoğumuzu aa o melodi bu şarkı mıydı dedirtmiştir.      Close to You… Bilinen diğer adıyla They Long to Be. Bir sevgiliye söylenicek en övgü dolu sözcükler bu şarkının içindedir. Şarkıyı yazan Hal David‘in gözü epey kararmış olsa gerek! Not düşmekte fayda var. Sinatra versiyonu her ne kadar gönüllerimizi fethetse de kale The Carpenters’da kaldı!      Hayatının 60 yıldan fazlasını müziğe ve sinemaya adamış bu müzik adamının yazabileceğim hatta yazmam gereken daha pek çok şarkısı var. Ancak kültlemiş ve en popüler olanlarını yazabildim ki bunun bile ne kadar sürdüğü ortada. Hepinizi Frank Sinatra’ya Tapanlar Klübüme bekliyorum. Hatta şöyle bir yorum gelsin benden herkesin affına sığınarak. Frank Sinatra’yı bile kafan kaldırmıyorsa caz dinlemek için uğraşma arkadaşım. Frank Sinatra uyutuyorsa Chick Corea dinle arkadaşım. İyi geceler arkadaşım. 

Frank Sinatra ve “His” Way

     Frank Sinatra… Pek çok cazseverin ilk göz ağrılarından ve aynı zamanda müzik tarihinin gördüğü en renkli simalardan biridir şüphesiz. (En renkli diyemiyom çünkü dediğim takdirde Freddie Mercury‘inin gelip beni lanetlemesinden korkuyorum =) Ancak Frank Sinatra da politik yaşamı, mafya ilişkileri, inişli çıkışlı kariyeri, sadece basına sızmış sayıları onlarca olan gönül ilişkileriyle; sanat yaşamıyla olduğu kadar, kişisel yaşamıyla da oldukça ilgi çeken bir sima olmuştur.

      Bu yazıda dillerimize Frank Sinatrayla yerleşmiş, onun sesinden sevdiğmiz şarkılara kısa bir tribute yapacağız. Kimbilir bu yazıyla çoktandır dinlemediğiniz bir Sinatra şarkısını yeniden dinleyebilir, bilmediğiniz bir tanesini öğrenebilir ya da Sinatranın o kadife sesiyle kendinden geçenler topluluğunun yeni bir üyesi olabilirsiniz! Eğer şarkıyı dinlemek isterseniz tek yapmanız gereken şarkının üzerine tıklamak bu sizi internet üzerinden bir videoya yönlendirecek. Hangi siteye girmememiz konusunda derin fikirlere sahip bir hükümetimiz olduğu için linkler sizi youtube’a yönlendirmeyecek ancak eğer frank sinatranın değişik şarkılarını merak ediyorsanız ve giriş yapabiliyorsanız şarkıları youtube aracılığıyla keşfetmenizi tavsiye ederim çünkü daha fazla seçme şansınız olacaktır.

        Başlamadan önce şunu da söylemek istiyorum. Frank Sinatra’nın öyle aman aman bir ses aralığı ya da güçlü bir gırtlağı olduğunu kimse iddia edemez. Oysa biz caz sanatçılarının “yediği içtiği ses tellerine heralde” denilicek derecede güçlü seslerine vurulmuşuzdur çoğu zaman. Peki o zaman Sinatra’yı özel yapan nedir? Ses rengidir. Oldukça yumuşak bir ve orjinal bir ses rengi vardır ki bu çoğu zaman aşk şarkıları söylediği için oldukça idealdir. Sanırım bu yüzden kendisine tür olarak “Easy Listening JazzVokal” gibi bir genre verilmiştir. Dünya bu sesi öylesine sevmiş, Frank Sinatra öylesine meşhur olmuştur ki Sinatra Doktrini diye bir şey türemiştir ki meraklısının bakması gereken cinsten olduğu konusunda sizi temin ederim.

        Listeye benim Frank Sinatra’yla tanışmamı ve ona olan sonsuz hayranlığımı başlatan ve aynı zamanda “In Other Words” diye bilinen (şarkının orijinal ismi de budur) Fly Me to the Moon‘la başlamak istiyorum. Fly Me to the Moon cazseverlerin çoğunun benimle aynı fikirde olacağı üzere caz müziğin en kült, en bilinen, sevilen ve güzel parçalarından biridir. Kolay söylenebilirliği ve akılda kalır hoş melodisi nedeniyle amatör ya da profosyonel hemen hemen her caz şarkıcısının repertuarında bulunur. Oldukça güzel,neşeli ve insanın içini kıpır kıpır eden bir aşk şarkısıdır. Julie London, Diana Krall, Ella Fitzgerald ve Astrud Gilberto gibi isimlerin versiyonlarına da aşina olduğımuz bu şarkının besteci ise Bart Howard‘dır.

     İkinci şarkımız ise Moon River. Evet, evet siz bu şarkıyı bir yerden hatırlıyorsunuz. Hemen söyleyeyim. Breakfast at Tiffaniy’s filminden hatırlıyorsunuz. O muhteşem filmdeki Audrey Hepburn’in cam kenarına oturup elindeki minik mandolinle bu şarkıyı söylediği sahne filmi izleyenlerin aklından kolay kolay çıkmayan bir sahnedir. İşte aşkın uğruna nelerin yapılabiliceğini anlatan bu parça da Frank Sinatra’nın sesinden alışkın olduğumuz bir diğer şarkıdır.

       Frank Sinatra aynı zamanda iki önemli düetiyle bilinir. Bunlardan biri rock’n roll’un en büyük ismi ve The King olarak hitap edilen Elvis Presley‘le yaptığı Love me Tender düetidir. Love Me Tender’ı yalnızca Elvis Presley’den dinlemek bile inanılmaz bir keyifken düeti hali kulakların pasını iyice siliyor. Bu düet yıllarca bir çok düet listesinin ilk sırasında kalmıştır. İki müzik devini bir arada izlemenin keyfi zaten paha biçilemez.

        Diğer meşhur düet de Frank Sinatra’nın kızı Nancy Sinatra ile yazıp söylediği Something Stupid‘dir. Bu şarkı daha sonra Robin Williams ve Nicole Kidman tarafından da düet hali bozulmadan seslendirilmiştir hatta klibi dahi çekilmiştir. Ufak bir not Nancy Sinatra’yı da These Boots are Made for Walking ve Bang Bangdan hatırlıyoruz. Bu Sinatragillerde var bir hikmet diyorum ve diğer şarkıya geçiyorum.

           Sırada Sinatra diyince akla gelen ilk şarkı var. My Way… My Way çoğu kişinin sandığı aksine Sinatra değil bir Paul Anka bestesidir. Ancak Sinatra’yla meşhur olmuş ve Sinatra’ya da bir nevi etiket olmuştur. Hayatın kendisini konu alan bu şarkı oldukça güçlü sound’uyla ve sözleriyle bir çok insanın favori şarkılarının başını çeker ve bir çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir. Bu şarkıyı sevenler Frank Sinatra ve Pavarotti düetini mutlaka dinlemelidir.

        Sinatra’yla anılan bir diğer şarkı ise şüphesiz New York New York‘tur. New York şehrine hak ettiği methiyeleri düzen bu şarkı NY diyince akla gelen ilk şeylerden biridir. Hareketli ritmi ve şen şakrak melodisiyle size Broadway müzikali izliyormuş hissi vermesi de oldukça yüksek bir ihtimal (=

     Sinatra sanat hayatı boyunca üç şehri şarkılarıyla yüceltmiştir. Biraz önce bahsettiğim üzere bunlardan biri New York, ikincisi Chicago, üçünsü ise Los Angelestır. L.A. is My Lady isimli bu şarkı nefeslilerin yoğun şekilde icra edildiği sabah uyanıldığında bir kez dinlendi mi vitamin tableti yerine geçebilecek kadar enerji verir insana.

      Hemen hemen herkes tarafından söylenen, filmlere, reklamlara müzik olmuş iki şarkının Sinatra versiyonlarını pas geçmek de olmaz. Tahmin edeceğiniz üzere bunlar All or Nothing at All ve Night and Daydir. İkisi de caz klasikleri olmalarının yanı sıra oldukça güzel ritimleri düşük olsa da aşkın aydınlık ve mücadeleci ruhunu anlatan şarkılardır. Ufak bir not Night and Day’i için bir de Ella Fitzgerald yorumunu mutlaka dinleyin derim.

      

     Frank Sinatra’nın kalbimde yeri her zaman farklı olucak olan bir şarkısı var ki, aşkı bir kez olsun yaşamış ve hissetmiş birinin bu şarkı tarafından etkilenmemesi mümkün değildir. All the Way… Bir aşkın arkasından söylenebilecek en güzel vedadır bu şarkı. Şarkının söz yazarı olan Sammy Chan bir sevgiliye söylenebilecek en güzel sözleri söyler. Bir aşkın nasıl olması gerektiğini anlattıktan sonra

who know where the road will lead us
only a fool would say
but if you’ll let me love you
it’s for sure i’m gonna love you - all the way, all the way

(Yolun bizi nereye götüreceğini kim bilebilir

Sadece bir ahmak der ki:

Eğer seni sevmeme izin verirsen seni seveceğim

Tüm yol boyunca tüm yol boyunca) diyip zarifçe veda eder. Açık yüreklilikle söylemek gerekirse u şarkı kadar vurucu çok az şarkı dinledim. Zevkler ve renkler tartışılmaz ancak bu şarkı gerçekten harikadır! Ayrıca Özdemir Erdoğan’ın daha sonra bir inceleme yazmayı boynumun borcu bildiğim Canlı Sahnelerden Kayıtlar Albümünde bu şarkının çok güzel bir cover’ı vardır.

   Eh bu kadar duygusallaştığın yeter senin dendiğini duyar gibi oldum! Hadi tempoyu arttıralım! Tabii ki Come Fly With Me ve I’ve Got You Under My Skin ve I Won’t Dance‘den bahsediyorum! Bu üç şarkının ortak özelliği şarkılarda çok az karşılaştığımız aşkın coşkusunu anlatma durumudur. Şarkılar hep berbat olayları konu almaya meyillidir (Şey.. Irish Rebel Songları saymazsak!!! =D) Bu oldukça meşhur ve güzel üç şarkı ise aşkın insana verdiği coşku ve neşeden bahseder. Tempoları yüksektir ve kendinizi hayali bir partneri ordan oraya uçurup swing yaptırırken bulabilmeniz de hiç anormal değildir! Bu üç şarkıyı da kendini ne kadar sevsem de bana zaman zaman “Frank Sinatra çakması bu yaa!” dedirten Michael Bublé‘da oldukça hoş yorumlar.

      

      Hayır, hayır! Strangers In the Night‘ı tabii ki unutmadım! Bir Sinatra klasiği olan bu şarkının melodisi çoğumuzu aa o melodi bu şarkı mıydı dedirtmiştir.

     Close to You… Bilinen diğer adıyla They Long to Be. Bir sevgiliye söylenicek en övgü dolu sözcükler bu şarkının içindedir. Şarkıyı yazan Hal David‘in gözü epey kararmış olsa gerek! Not düşmekte fayda var. Sinatra versiyonu her ne kadar gönüllerimizi fethetse de kale The Carpenters’da kaldı!

     Hayatının 60 yıldan fazlasını müziğe ve sinemaya adamış bu müzik adamının yazabileceğim hatta yazmam gereken daha pek çok şarkısı var. Ancak kültlemiş ve en popüler olanlarını yazabildim ki bunun bile ne kadar sürdüğü ortada. Hepinizi Frank Sinatra’ya Tapanlar Klübüme bekliyorum. Hatta şöyle bir yorum gelsin benden herkesin affına sığınarak. Frank Sinatra’yı bile kafan kaldırmıyorsa caz dinlemek için uğraşma arkadaşım. Frank Sinatra uyutuyorsa Chick Corea dinle arkadaşım. İyi geceler arkadaşım. 

Diana Krall ve The Girl in The Other Room           90’lardan 2000’e yol aldığımız yıllarda cazsever kitle artık yeni kuşak müzisyenlerin sürekli cover yapmasından sıkılmış durumdaydı. Yarattıkları yeni şeyler de devrimsel olmaktan ya da bir tarz tutturmaktan çok uzaktı. Hali hazırda belirli bir dinleyeci kitlesine sahip caz müzik giderek kan kaybediyordu.          Derken bu dertlerimiz biraz olsun hafifledi. Bu dertlerimizi hafifleten kişi ise beyaz tenli sarı saçlı ve zenci sesli bir Kanadalı piyanistti. Müzik dünyasına Stepping Out‘la bir “Stepping In” yaptı. Giderek devleşti ve biz onun alto vokalini çok ama çok sevdik.      2004’te bendeniz piyano eğitimini yeni tamamlamış bir caz çaylağı  iken Diana Krall The Girl In The Other Room‘u yayınladı ve biz bir kere daha dibimiz düşerek onun sesine ve piyanosuna hayran kaldık.       Diana Krall‘ı kendine özgü yapan üç şeyden birisi vokal caz yapan bir çok insanın aksine şarkıların daha uzun olması ve mükemmel piyano soloları barındırmasıdır. Bu özelliği The Girl in The Other Room’da da değişmiyor. Bu durumun en çok öne çıktığı şarkı ise I’ve Changed my Address. Şarkıda oldukça hoş bir solo var. Almost Blue da yine bu anlamda öne çıkan bir diğer şarkı.             Diğer bir özelliği Krall’ın özellikle Stevie Wonder ve Ray Charles‘dan alışkın olduğumuz şarkıyı piyano başında söyleme hadisesi ki oldukça özel bir meziyet olduğuna inancım sonsuz.                                                                 Diana Krall’a dair söylemek istediğim son şey aslında onu çok severek dinlememizde rol oynayan en önemli etken. Bize 2000’li yıllarda 1960-70 ruhunu yaşatabilmesi ve bunu tamamen yeni parçalarla yapması. Evet belki bir Aretha Franklin kükremesiyle trambonlar eşliğinde “Forever and eveerr” diye haykırmıyor ama her ne kadar slow jazz-pop türüne hafiften kaymalar varsa da albümün genelinde böyle bir havanın hakim olduğu söylenebilir. Yine de yok ben illa ki istiyorum diyenler Love Scenes‘i dinlese daha iyi olabilir =)        Bunu söylemişken şunu da hatırlatmakta fayda var tabii. The Girl in The Other Room temponun pek yüksek olmadığı sıcak bir yaz gününde kafanız karmakarışıkken ya da stres altındayken kendinizi bir koltuğa atıp dinleyebileceğiniz bir albüm. İnsanı boğmayan ve dinginlik veren bir havası var albümün.                  Bunu sağlayan en önemli unsur da albüm için seçilen genel enstrümanlar olmuş. Şarkıları dinlerken kulağınıza en çok takılan sesler piyano, bass gitar, davul ve klasik gitar olarak sıralanabilir. Davullar kulağa batmıycak şekilde hafif çalınmış ki bu da albümün dinlendirici etkisinde önemli bir etken. Aslında bir caz albümünde alışık olmadığımız bu enstrüman kombinasyonu bize cazın belirli enstrümanlar çerçevesinde gitmek zorunda olmadığını göstermesi açısından oldukça önemli. Albüme dair söylenebilecek son not ise yeni nesil caz albümlerindeki patalojik cover sorunu. Albüm yarı yarıya coverlardan oluşuyor ancak bu şarkıların albümün satması için özellikle konulan herkesin bildiği, sevdiği şarkılar olmayışı içimize bir nebze su serpiyor. Ayrıca Krall’ın daha önce All For You: A Dedication to Nat King Cole gibi bir albüm yapmış olması ve coverların Mose Allison, Tom Waits gibi isimlere ait olması ustalara saygı olarak da adlandırılabilir. Ayrıca coverlarn hepsi albümün genel havasına uydurulmuş ve üzerinde çalışıldıkları belli. Diğer şarkıların tamamı da Diana Krall’a ve eşi Elvis Costello‘ya ait. O açıdan Diana Krall’ı affediyoruz ve bize bu kadar güzel bir albüm sunduğu için öpücüklerimizi yolluyoruz. Elvis Costello demişken, bu albümde Krall’ın Costello’nun etkisi altında kaldığını ima ve iddia edenlere de eğer Krall’ın son albümü Quiet Nights ve Love Scenes’ı dinleyip karşılaştırırlarsa, başarılı her kadına “Kocası etkiliyo bunu!”, “İşini kocasına yaptırıyor!” gibi bir takım argümanlarla saldırmayı bir kenara atabilirler zannediyorum. Albümün Playlisti Aşağıdaki gibidir. Albümle ilgili diğer detaylara bakmak isteyenler için kırmızı The Girl in the Other Room yazısına tıklayıp wikipedia sayfasına yönlenebilirler. Stop This World The Girl in the Other Room Temptation Almost Blue I’ve Changed My Address Love Me Like a Man I’m Pulling Through Black Crow Narrow Daylight Abandoned Masquerade I’m Coming Through Departure Bay

Diana Krall ve The Girl in The Other Room

          90’lardan 2000’e yol aldığımız yıllarda cazsever kitle artık yeni kuşak müzisyenlerin sürekli cover yapmasından sıkılmış durumdaydı. Yarattıkları yeni şeyler de devrimsel olmaktan ya da bir tarz tutturmaktan çok uzaktı. Hali hazırda belirli bir dinleyeci kitlesine sahip caz müzik giderek kan kaybediyordu.

         Derken bu dertlerimiz biraz olsun hafifledi. Bu dertlerimizi hafifleten kişi ise beyaz tenli sarı saçlı ve zenci sesli bir Kanadalı piyanistti. Müzik dünyasına Stepping Out‘la bir “Stepping In” yaptı. Giderek devleşti ve biz onun alto vokalini çok ama çok sevdik.

     2004’te bendeniz piyano eğitimini yeni tamamlamış bir caz çaylağı  iken Diana Krall The Girl In The Other Room‘u yayınladı ve biz bir kere daha dibimiz düşerek onun sesine ve piyanosuna hayran kaldık. 

     Diana Krall‘ı kendine özgü yapan üç şeyden birisi vokal caz yapan bir çok insanın aksine şarkıların daha uzun olması ve mükemmel piyano soloları barındırmasıdır. Bu özelliği The Girl in The Other Room’da da değişmiyor. Bu durumun en çok öne çıktığı şarkı ise I’ve Changed my Address. Şarkıda oldukça hoş bir solo var. Almost Blue da yine bu anlamda öne çıkan bir diğer şarkı.

            Diğer bir özelliği Krall’ın özellikle Stevie Wonder ve Ray Charles‘dan alışkın olduğumuz şarkıyı piyano başında söyleme hadisesi ki oldukça özel bir meziyet olduğuna inancım sonsuz.

                                                         

      Diana Krall’a dair söylemek istediğim son şey aslında onu çok severek dinlememizde rol oynayan en önemli etken. Bize 2000’li yıllarda 1960-70 ruhunu yaşatabilmesi ve bunu tamamen yeni parçalarla yapması. Evet belki bir Aretha Franklin kükremesiyle trambonlar eşliğinde “Forever and eveerr” diye haykırmıyor ama her ne kadar slow jazz-pop türüne hafiften kaymalar varsa da albümün genelinde böyle bir havanın hakim olduğu söylenebilir. Yine de yok ben illa ki istiyorum diyenler Love Scenes‘i dinlese daha iyi olabilir =)

       Bunu söylemişken şunu da hatırlatmakta fayda var tabii. The Girl in The Other Room temponun pek yüksek olmadığı sıcak bir yaz gününde kafanız karmakarışıkken ya da stres altındayken kendinizi bir koltuğa atıp dinleyebileceğiniz bir albüm. İnsanı boğmayan ve dinginlik veren bir havası var albümün.     

            Bunu sağlayan en önemli unsur da albüm için seçilen genel enstrümanlar olmuş. Şarkıları dinlerken kulağınıza en çok takılan sesler piyano, bass gitar, davul ve klasik gitar olarak sıralanabilir. Davullar kulağa batmıycak şekilde hafif çalınmış ki bu da albümün dinlendirici etkisinde önemli bir etken. Aslında bir caz albümünde alışık olmadığımız bu enstrüman kombinasyonu bize cazın belirli enstrümanlar çerçevesinde gitmek zorunda olmadığını göstermesi açısından oldukça önemli.

Albüme dair söylenebilecek son not ise yeni nesil caz albümlerindeki patalojik cover sorunu. Albüm yarı yarıya coverlardan oluşuyor ancak bu şarkıların albümün satması için özellikle konulan herkesin bildiği, sevdiği şarkılar olmayışı içimize bir nebze su serpiyor. Ayrıca Krall’ın daha önce All For You: A Dedication to Nat King Cole gibi bir albüm yapmış olması ve coverların Mose Allison, Tom Waits gibi isimlere ait olması ustalara saygı olarak da adlandırılabilir. Ayrıca coverlarn hepsi albümün genel havasına uydurulmuş ve üzerinde çalışıldıkları belli. Diğer şarkıların tamamı da Diana Krall’a ve eşi Elvis Costello‘ya ait. O açıdan Diana Krall’ı affediyoruz ve bize bu kadar güzel bir albüm sunduğu için öpücüklerimizi yolluyoruz.

Elvis Costello demişken, bu albümde Krall’ın Costello’nun etkisi altında kaldığını ima ve iddia edenlere de eğer Krall’ın son albümü Quiet Nights ve Love Scenes’ı dinleyip karşılaştırırlarsa, başarılı her kadına “Kocası etkiliyo bunu!”, “İşini kocasına yaptırıyor!” gibi bir takım argümanlarla saldırmayı bir kenara atabilirler zannediyorum.

Albümün Playlisti Aşağıdaki gibidir. Albümle ilgili diğer detaylara bakmak isteyenler için kırmızı The Girl in the Other Room yazısına tıklayıp wikipedia sayfasına yönlenebilirler.

  1. Stop This World
  2. The Girl in the Other Room
  3. Temptation
  4. Almost Blue
  5. I’ve Changed My Address
  6. Love Me Like a Man
  7. I’m Pulling Through
  8. Black Crow
  9. Narrow Daylight
  10. Abandoned Masquerade
  11. I’m Coming Through
  12. Departure Bay
Al Jarreau ve Breakin’ Away                                   AL JARREAU VE BREAKIN’ AWAY                 Al Jarreau (1940 - … )’yu ilk olarak Kurt Elling’in “Legends of Jazz” programına konuk olduğu bölümündeki Take Five yorumuyla tanıdım. İlginç vokal stili dikkatimi çeken ilk şey olmuştu. Hem Paul Desmond ve Dave Brubeck’ten alışkın olduğumuz Take Five’a söz eklemesi hem de bu sözleri oldukça ilginç bir vokal stiliyle yorumlaması oldukça hoşuma gitmişti. Bu Al Jarreau’yu tanımamdaki ilk adımdı. Bir sonraki adımda şu an yetmiş yaşında olan bu yaşayan caz efsanesiyle ilgili daha çok bilgi edindim ki bu büyük oranda albümlerini dinlemek demekti. Size elimden geldiğinde Al Jarreau’nun en sevdiğim albümü olan Breakin’ Away’i tanıtmaya çalışacağım.                         Al Jarreau müziğini temel olarak dört stil üzerine inşa etmiştir. Bunlar caz, soul, pop ve funktır. Breakin’ Away ise daha çok pop caz stilinde bir albümdür. Albüm hakkında temel bilgiler vermek gerekirse: Albüm 1980 çıkışlıdır ve 9 ayrı şarkı içermektedir. Bu 9 parçanın genelinin vokalini Al Jarreau yapmasına karşılık sadece vokal düzenlemesini yaptığı bir şarkı (My Old Friend) ve Brubeck’e ait tanıdık bir eser (Blue Rondo A La Turca) da albümün içerdikleri arasındadır. Jarreau bu albümde özellikle Canning ve Graydon’la çalışmıştır.           Bu albümle ilgili özel olan şey, caz sevmeyen insanların dahi oldukça sevip defalarca dinlemek isteyecekleri şarkılara sahip oluşudur. Dünyada ve özellikle Türkiye’de caza karşı nedensiz bir antipati olduğunu görüyoruz. Oysa bu antipatiyi besleyen insanların çoğu zaman bir caz şarkısı dahi dinlememiş ya da severek dinledikleri kimi caz parçalarının, caz olduğunu bilmeyen insanlar oluşu ironiktir. Bu noktada Kerem Görsev’e katılmamak imkansız. Görsev, Uzmantv’ye verdiği bir röportajında diyor ki : “Eğer birisine cazı sevdirmek istiyorsanız önce vokal caz dinletin.” “Ben caz sevmem, kafam şişiyor!” gibi yorumlarda bulunan insanlara, Al Jarreau dinlettiğim zaman, “Ama bu güzelmiş.” diyorlar. Günümüzde müzik, gerek pazarlanmak, gerekse kitleleri daha çok etkilemek ve popülerleşmek adına vokal müziğin üzerine gidiyor. Caz bu popülerlikten, çizgisini bozmayan, derin melodileri ve yarattığı derin duygularla tıpkı klasik müzik gibi her zaman ayrı bir yere sahip olmuştur. Bir kez dahi kültleşmiş Fly Me To The Moon, Moon River, Cry me a River, Black Coffee, Summertime ve bunun gibi onlarca şarkıdan birini dinlememiş olan bir insanın, Miles Davis, Louis Armstrong ya da Duke Ellington’u anlamasını bekleyemeyiz şüphesiz. İşte bu nedenle, vokal cazın çok önemli olduğuna inanıyorum ve Breaking’ Away de bu tür caza ısındıran, merak ettiren türde olması nedeniyle bence çok özel bir albüm.               Albümün diğer güzel bir tarafı da insanı yormayan ve kolay dinlenir yapısı. Şarkıların genelinin pop caz ve slov tarzda olması albümü günün herhangi bir saatinde dinlenir kılıyor. My old friends albümün bu özelliğinde en öne çıkan şarkı. Albüme adını veren Breakin’ away ise aynı soundda olmasına karşılık, içindeki klasik caza tınılarıyle oldukça değişik bir şarkı.          Bu albüme dair en dikkat çekici ve dinleyen kimsenin atlayamıycağı nokta ise Dave Brubeck’in yine yapıcağını yapmış olup bize Mozart New Orleans doğumlu olsa neler olucağını gösteriyor olması. Herkes Mozart’ın ünlü Rondo A La Turca’sını bilir. Peki Mozart Blues yapsaydı? Bu sorunun cevabını merak edenler Breakin’ Away’in sekizinci parçasına mutlaka göz atmalı. Parçanın içindeki ana temanın tanıdık Muammer Sun ezgilerine benzemesi kesinlikle dinleyenleri oldukça şaşırtacaktır.             Yine albümün ilginç özelliklerden biri, Al Jarreau’yu özgün kılan, beat box tarzı vokalini yalnızca bir şarkıda kullanıyor oluşu. Bu şarkıysa aslında bize yabancı olmayan Roof Garden. Albümün geneline daha hareketli ve yer yer nefesli girişler içeren bu şarkı Al Jarreau’nun funk tarzında yaptığı çalışmalara daha yakın.               Bu üç yorumdan yola çıkarsak aslında şunu söylemek anormal sayılmaz. Jarreau müzik kariyerinin olgunlaşma döneminin başına denk gelen bu albümde daha önce denediği tarzları harmanlayarak kendi özgün sound’unu ilk defa yakalamıştır. Bundan sonraki albümlerinde de bu sound’u büyük ölçüde korumuştur ki naçizane fikrim onu bir caz efsanesi yapan da tam olarak budur.          Unutmamak gerekir ki; caz, genel geçer vokal ve klasik müzik kurallarını canının istediği yerde, canının istediği şekilde kitabına uydurarak devleşmiş ve kendi dinleyicisini yaratmış olan bir müzik türüdür. Rock’n Roll, Rock ve Metal gibi devrimci nitelikleriyle anılan birçok müzik türünden çok daha fazla kez kuralları yıkmış ve müzikte yeni bir devir yaratmıştır. Bu bağlamda düşünüldüğünde, Al Jarreau’nun Breakin’ Away albümü de funk, pop ve caz’ı harmanlayıp bizlere değişik bir tat sunduğu için oldukça özel ve dikkate değer bir albümdür. Playlisti de verelim de tam olsun (ekşi sözlük style =) Detaylar için wikipedia sayfasını ziyaret edebilirsiniz. Closer to Your Love              My Old Friend We’re in This Love Together Easy Our Love Breakin’ Away Roof Garden Blue Rondo a la Turk Teach Me Tonight

Al Jarreau ve Breakin’ Away

                                  AL JARREAU VE BREAKIN’ AWAY

 

              Al Jarreau (1940 - … )’yu ilk olarak Kurt Elling’in “Legends of Jazz” programına konuk olduğu bölümündeki Take Five yorumuyla tanıdım. İlginç vokal stili dikkatimi çeken ilk şey olmuştu. Hem Paul Desmond ve Dave Brubeck’ten alışkın olduğumuz Take Five’a söz eklemesi hem de bu sözleri oldukça ilginç bir vokal stiliyle yorumlaması oldukça hoşuma gitmişti. Bu Al Jarreau’yu tanımamdaki ilk adımdı. Bir sonraki adımda şu an yetmiş yaşında olan bu yaşayan caz efsanesiyle ilgili daha çok bilgi edindim ki bu büyük oranda albümlerini dinlemek demekti. Size elimden geldiğinde Al Jarreau’nun en sevdiğim albümü olan Breakin’ Away’i tanıtmaya çalışacağım.

            

           Al Jarreau müziğini temel olarak dört stil üzerine inşa etmiştir. Bunlar caz, soul, pop ve funktır. Breakin’ Away ise daha çok pop caz stilinde bir albümdür. Albüm hakkında temel bilgiler vermek gerekirse: Albüm 1980 çıkışlıdır ve 9 ayrı şarkı içermektedir. Bu 9 parçanın genelinin vokalini Al Jarreau yapmasına karşılık sadece vokal düzenlemesini yaptığı bir şarkı (My Old Friend) ve Brubeck’e ait tanıdık bir eser (Blue Rondo A La Turca) da albümün içerdikleri arasındadır. Jarreau bu albümde özellikle Canning ve Graydon’la çalışmıştır. 

         Bu albümle ilgili özel olan şey, caz sevmeyen insanların dahi oldukça sevip defalarca dinlemek isteyecekleri şarkılara sahip oluşudur.

Dünyada ve özellikle Türkiye’de caza karşı nedensiz bir antipati olduğunu görüyoruz. Oysa bu antipatiyi besleyen insanların çoğu zaman bir caz şarkısı dahi dinlememiş ya da severek dinledikleri kimi caz parçalarının, caz olduğunu bilmeyen insanlar oluşu ironiktir. Bu noktada Kerem Görsev’e katılmamak imkansız. Görsev, Uzmantv’ye verdiği bir röportajında diyor ki : “Eğer birisine cazı sevdirmek istiyorsanız önce vokal caz dinletin.” “Ben caz sevmem, kafam şişiyor!” gibi yorumlarda bulunan insanlara, Al Jarreau dinlettiğim zaman, “Ama bu güzelmiş.” diyorlar. Günümüzde müzik, gerek pazarlanmak, gerekse kitleleri daha çok etkilemek ve popülerleşmek adına vokal müziğin üzerine gidiyor. Caz bu popülerlikten, çizgisini bozmayan, derin melodileri ve yarattığı derin duygularla tıpkı klasik müzik gibi her zaman ayrı bir yere sahip olmuştur. Bir kez dahi kültleşmiş Fly Me To The Moon, Moon River, Cry me a River, Black Coffee, Summertime ve bunun gibi onlarca şarkıdan birini dinlememiş olan bir insanın, Miles Davis, Louis Armstrong ya da Duke Ellington’u anlamasını bekleyemeyiz şüphesiz. İşte bu nedenle, vokal cazın çok önemli olduğuna inanıyorum ve Breaking’ Away de bu tür caza ısındıran, merak ettiren türde olması nedeniyle bence çok özel bir albüm.

       

      Albümün diğer güzel bir tarafı da insanı yormayan ve kolay dinlenir yapısı. Şarkıların genelinin pop caz ve slov tarzda olması albümü günün herhangi bir saatinde dinlenir kılıyor. My old friends albümün bu özelliğinde en öne çıkan şarkı. Albüme adını veren Breakin’ away ise aynı soundda olmasına karşılık, içindeki klasik caza tınılarıyle oldukça değişik bir şarkı. 

        Bu albüme dair en dikkat çekici ve dinleyen kimsenin atlayamıycağı nokta ise Dave Brubeck’in yine yapıcağını yapmış olup bize Mozart New Orleans doğumlu olsa neler olucağını gösteriyor olması. Herkes Mozart’ın ünlü Rondo A La Turca’sını bilir. Peki Mozart Blues yapsaydı? Bu sorunun cevabını merak edenler Breakin’ Away’in sekizinci parçasına mutlaka göz atmalı. Parçanın içindeki ana temanın tanıdık Muammer Sun ezgilerine benzemesi kesinlikle dinleyenleri oldukça şaşırtacaktır.

            Yine albümün ilginç özelliklerden biri, Al Jarreau’yu özgün kılan, beat box tarzı vokalini yalnızca bir şarkıda kullanıyor oluşu. Bu şarkıysa aslında bize yabancı olmayan Roof Garden. Albümün geneline daha hareketli ve yer yer nefesli girişler içeren bu şarkı Al Jarreau’nun funk tarzında yaptığı çalışmalara daha yakın.  

            Bu üç yorumdan yola çıkarsak aslında şunu söylemek anormal sayılmaz. Jarreau müzik kariyerinin olgunlaşma döneminin başına denk gelen bu albümde daha önce denediği tarzları harmanlayarak kendi özgün sound’unu ilk defa yakalamıştır. Bundan sonraki albümlerinde de bu sound’u büyük ölçüde korumuştur ki naçizane fikrim onu bir caz efsanesi yapan da tam olarak budur.

 

       Unutmamak gerekir ki; caz, genel geçer vokal ve klasik müzik kurallarını canının istediği yerde, canının istediği şekilde kitabına uydurarak devleşmiş ve kendi dinleyicisini yaratmış olan bir müzik türüdür. Rock’n Roll, Rock ve Metal gibi devrimci nitelikleriyle anılan birçok müzik türünden çok daha fazla kez kuralları yıkmış ve müzikte yeni bir devir yaratmıştır. Bu bağlamda düşünüldüğünde, Al Jarreau’nun Breakin’ Away albümü de funk, pop ve caz’ı harmanlayıp bizlere değişik bir tat sunduğu için oldukça özel ve dikkate değer bir albümdür.

Playlisti de verelim de tam olsun (ekşi sözlük style =) Detaylar için wikipedia sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

  1. Closer to Your Love             
  2. My Old Friend
  3. We’re in This Love Together
  4. Easy
  5. Our Love
  6. Breakin’ Away
  7. Roof Garden
  8. Blue Rondo a la Turk
  9. Teach Me Tonight